Mesajlar Etiketlendi ‘kitap’

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

İstanbul Beylikdüzü Belediyesi’nce Türkolog Sayın Ece Ataer yönetiminde düzenlenen Hece Kitap okuma Grubu etkinliğinde okumamı tamamladığım ilk kitap oldu Kürk Mantolu Madonna. Bu eseri bundan yaklaşık yedi sene evvelki okumamın üzerimde bıraktığı etkinin Hece Kitap Okuma Grubu ile yaptığım okumamdan daha az tesir bırakmasının o zamanlardaki duygu yoğunluğum ile ilgisi olduğunu düşünsem de Kürk Mantolu Madonna’nın belirli aralıklarla okunmasının her okuyucuya hiç de birbirinin aynı olmayacak yeni  deneyimler yaşatacağını söyleyebilirim. Edinilecek bu yeni deneyimleri sağlayacak ana unsur Sabahattin Ali’nin muhteşem anlatımıdır ve bu anlatımı layıkıyla özümseyebilmeniz için de bilinçli bir okuma edinmenizin gerekliliği akıldan çıkmamalıdır. İşte bu noktada; sayın Ece Ataer’in ben dahil diğer grup arkadaşlarımı aydınlatması ve bizleri kitabı okumaya hazır hale getirmesiyle kendi adıma bu şahaserden, daha önceki okumamda yaşamadığım bambaşka ve asla unutamayacağım çıkarımlar edinebildim.

Kürk Mantolu Madonna kitabı iki bölümden oluşmakta; birinci bölümde ilk karakterimiz olan ve ileride anlatıcımız diyebileceğimiz Rasim’in hikayesine tanıklık ediyoruz. Rasim; başına gelen olayları olduğu gibi kabullenmekle beraber olayları kendi içinde yalnızca bir an değerledirerek üzerinde teferruatlı olmasada yerinde yorumlayabilecek düşünce yapısında bir karakter olarak karşımıza çıkmakta. Rasim, eski bir arkadaşı olan Hamdi ile görüşmesi sırasında aralarında geçen konuşmaları psikolojik olarak o denli yerinde tanımlayabilmekte ki; neredeyse tüm insanoğlunun yaptığı iyiliklerin kendilerini tatmin için mi yoksa gerçekten amaç gütmeden saf iyilik için mi olduğunu sorgulamamıza olanak sağlamakta. Rasim’in düşünce yapısı bu noktada bana Nietzche yi anımsattı diyebilirim. Rasim’in, ikinci bölümde tüm kitap boyunca hikayesine tanıklık edeceğimiz Raif ile tanışması ve onun hakkındaki düşüncelerinin, ilk kez tanışmalarına karşın ne derece yerinde olduğu da Rasim’in hiç de yabana atılmayacak bir özelliği diyebilirim. Rasim e göre Raif; olabilecekleri düşünerek , komik davranışlarda bulunacaklarından emin olduklarının bu davranışlarını sergilemelerine izin vererek; bilebilmenin gücüyle neredeyse sarsılmaz bir profildedir. Bu haliyle Raif, Rasim’in gözünde anı yaşamaktan ziyade anın ötesinde zamansız yaşamaktadır, Raif için günlerin ve hatta insanların bir önemi kalmamıştır. Rasim’in Raif’i evde ziyaretleri esnasında Raif’in evdeki yaşantısına da tanıklık etme imkanımız oluyor. Benim özellikle dikkatimi çeken konu Raif’in çocuklarıyla olan ilişkişi oldu. Bu ilişki bana göre Rasim’inde tahlil ettiği gibi Raif’in olabilecekleri önceden bilebilmesi ile alakalı bir durum. Şöyle ki; Raif’in evlat sevgisi, varoluşlarını ve varolacaklarını bildiği için mevcuttur. Aslında sevdiği olacağı önceden bilmesidir.

Rasim’in Raifi evinde ziyareti ve ziyaretinin akabinde Raif’in kendisiyle bile paylaşmaktan çekindiği fakat en iyi dostunun da en acımasız düşmanında yalnızca kendisi olduğunu bilincinde olarak içini akıttığı defterini okumaya başladığı bölümle birlikte Kürk Mantolu Madonna’nın ikinci bölümü başlamış oluyor. Bu bölümde Sabahattin Ali öyle etkili bir anlatım tekniği uygulamakta ki; bize, yaşanılanları Rasim anlatıyor gibi değil de bizzat Raif’i canlı olarak izliyor hissine kapılıyorsunuz. Raif kendinden kaçmaktan ziyade kendini bulabilme ümidi ile bir şekilde zaruriyetlerden dolayı avrupaya gidebilmiştir. Burada kendi yalnızlığında daha da kalabalıklaşmak arzusuyla, çocukluğundan beri surları kitaplar olan,bu surların üzerinde kelimelerden ve cümlelerden oluşan muhafızların olduğu kalelerde daha da uzun kalabilmek için avrupa seyahatine sıcak bakmıştır. Zaman geçtikçe günlerini yaşamaktan çok geçiştirmeye başladığının ve bu başlangıcının tarifsiz huzursuzluğunu gizleyecek gücünü bitirdiğini hissetmeye başlamıştır. Fakat içten içe yalnız olmadığını da duyumsamaktadır. Bir arayıştan ziyade bir bekleyiş içerisindedir ve beklediği sevebilmektir fakat sebepsiz sevebilmeyi istemektedir.  Raif, Sevmenin sebinin olamayacağını ve eğer ki sevmek için bir sebep var ise sebepsiz bir şekilde, sevmenin hiç bir şeye dönüşemeden biteceğini bilmektedir. İşte böyle bir ruh halindeyken bir sergide gördüğü resimdeki kadına aşık olur ve bu kadın Maria Puder dir. Maria Puder de Raif gibi bir arayıştadır ve o da tıpkı Raif gibi kendi yalnızlığında kalabalıklaşmıştır. Maria Puder; düşüncelerindeki kişiyi ve değişebilecek düşünceleri ölçüsünde şekil verebileceği bir kişiyi bulabilmek ümidinde olduğu için sevmeyi bencilce yaşamaktadır. Raif, tüm bunları gördüğü, bildiği halde sumayı tercih etmektedir. Susması; sevdiğini kaybetmek korkusundan değil, sevdiğinin o nu kaybedebilecek olmasından korkmasındandır.

Maria Puder, Raif’i laboratuvar deneği gibi denedikçe Raif kendi olmaktan vazgeçti. Raif, sevmenin ya oluru vardır ya olmazını bildiği halde, sevmeyi olura götürmenin de olmaz götürmenin de kendini tüketeceğini de bildiği halde ne için tükeneceğinin doyumsuz huzuru ile  ve de kaybolup gideceğini bilerek kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde tükenmeye korkmamıştır.  Olayların akışı bir noktada Raif’in Maria Puder’den nefret duymasına yol açacak duruma gelse de Raif, sevmenin bilincinde öyle bir aydınlanma yaşamaktadır ki; gücümüzün çoğunlukla ve sıklıkla sevdiklerimize yeter olduğunu görüp kendini, kendinin en acımasız düşmanı haline getirebilmiştir. Tüm bunlar düşünüldüğünde kitabın ve hatta yaşamakta olduğumuz hayatın tek gerçek kahramanı Raif’tir.

Okuduktan sonra bu derece tesirinde kaldığım ve yoğun duygular yaşatabilen ender kitaplardan baş köşede yerini almış bir kitap oldu Kürk Mantolu Madonna. Teşekkürler Raif, Teşekkürler Sabahattin Ali.

Nice yeni iyi okumalar.

 

 

 

Bizim_Buyuk_CaresizligimizBizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı

Takip ettiğim kitap dostlarından sıklıkla duyduğum ve sosyal medyada karşıma sıklıkla çıkışına daha fazla karşı koyamayarak okumaya karar verdiğim bir kitap oldu Bizim Büyük Çaresizliğimiz.

Kitapta, çocukluklarından beri kısa süreli ayrılıkları göz ardı edersek neredeyse hiç ayrılmamış iki arkadaş olan Ender ve Çetin in arkadaşlıktan da öte tek oluşlarına tanıklık ediyoruz.  Geçimini çevirmenlik yaparak kazanan Ender’in kendisini, inşaat mühendisi Çetin’i ve tek hayatlarına dahil olan üniversite öğrencisi Nihal’i anlattığı, anlatırken hatıralarını yeniden yaşıyor olduğuna bizi inandıran anlatımı ile olaylara dahil oluyoruz.

Çetin ve Ender tek hayatlarına Nihal’in dahil olmasıyla Nihal’e nasıl yaklaşmaları konusunda kendi aralarında hem konuşarak hem de birbirlerini hissederek ve birbirlerini anlayarak kararlar vermek durumunda kalıyorlar. Verdikleri bu kararlar yeni ortak paydaları olan Nihal’i incitmemek üzerine kurulu. Nihal her ne kadar iki arkadaşın hayatlarına giren biri olarak anlatılsa da aslında iki arkadaşın tek hayatlarının tüm yanlarının dinleyicisi gibi durmakta. Bu şekliyle Nihal bizi yani okuyucuyu temsil ediyor gibiydi. Yani bizler kitap boyunca hem okuyucu hem de dinleyici konumundaydık. Tüm okuyucu Nihal’ de toplanmıştı.

Ender hayatın yaşanan anlarını yalnızca o an da neredeyse duygu barındırmadan yaşıyor ve sonrasında da o anların üzerinden zaman geçtikçe, dinlendirip biriktirmesinin devamında da düşünerek tüm duygu yoğunluğunu yaşamayı seviyor. Hatta bu duygu yoğunluğunu yazarak, anlatarak daha da değerli kılmaya gayret gösteriyor. Ender özlemeyi seviyor. Öyle bir özlemek ki; tek hayatının diğer yarısı Çetin yanındayken bile anı koleksiyoncusu gibi  Çetin’i biriktirip sonrasında özleme gayretindeydi. Kendisini yaşadıklarını özlemeye mahkum etmiş Ender’in mahkumiyetinin açık görüşü olan anlatmanın olduğu  bir kitap Bizim Büyük Çaresizliğimiz.

İlk defa okuduğum bir yazar Barış Bıçakçı. Anlatım olarak durağan bir yapıda oluşundan dolayı yer yer okumaktan yorulduğum bir kitap olmasına rağmen, Nihal üzerinden okuyucuya hem kitabın içinde hem de kitabın dışında olma imkanı sağlaması bakımından farklı bir deneyim olduğunu söyleyebilirim.

Nice yeni iyi okumalar.

 

Sahilde Kafka / Haruki Murakami

Japonya’nın yaşayan en iyi yazarları arasında kabul edilen Haruki Murakami’nin okuduğum ilk kitabı Sahilde Kafka oldu. Kitabın 2006 yılında Franz Kafka ödülünü almış olması, kitabı bitirdiğinizde Kafka okurmuş izlenimini verdiğinden hiç de tesadüfi bir ödül değilmiş dedirtecektir.

Kitapta birbirlerini hiç tanımayan iki karakter Kafka Tamura ve Nakata nın hikayeleri paralel bir şekilde anlatılmakta ve kitabın sonuna kadar olabilecekleri tahmin etme gayretleriniz yazarın sizi her satırda bilgi bombardımanına tutan anlatımı sayesinde boşa çıkmakta.

Kitapta hikayesi anlatılan ilk karakterimiz kendisine Kafka Tamura adını yakıştıran 15 yaşındaki ergenimiz. Kafka Tamura alışılagelmiş bir ergenlik sürecinden farklı olarak ruhsal bir dönüşüm içerisinde hikayelendirilmiş. Kafka Tamura, babasının gerçekleşeceğinden emin olduğu kehanetinden kaçmak için mi yoksa gerçekleşecek olanın bir an evvel gerçekleşmesi için mi evden ayrılışını anlamaya çalışıyor tüm ilk başlarda ve bahsedilen kehanetin bir nevi esiri haline geliyor. Evden ayrılışının üzerinden zaman geçtikçe,  Kafka Tamura gerçekleşeceğinden emin olduğu kehanetin bir an önce gerçekleştirmek niyetine bürünüyor çünkü;bu kehanetin gerçekleşmemesi halinde iç huzurunu asla bulamayacağına inanmakta. Kafka Tamura’n hikayesini okudukça kaderi biz mi çağırırız yoksa kader mi bizi çağırır sorusunun cevabını arıyor gibi hissedebilmekteyiz.

Hikayesi anlatılan ikinci karakterimiz ise çocukluğunda henüz ne olduğu anlaşılamayan bir kaza yüzünden, kendisinin eksikliğini en çok hissettiğini dile getirdiği okuma yetisi kaybolan ve bununla birlikte kendisi farkında olmasa bile muhakeme yetisi de kaybolmuş her şeyi olduğu gibi kabul eden 60 lı yaşlarındaki namı diğer Bendeniz Nakata. Kafka Tamura’nın aksine Nakata, yapması gerekenlerin olduğunu bilmekten ziyade hissetmekte ve içinde bulunduğu an ne gerektiyorsa öyle hareket etmekte hatta bazen sadece durmakta. Harekete geçmesi için bir işaret geleceğini hissediyor fakat bu işaret için yapacağı bir şey olmadığından olayların akışında olmasını kabullenmiş bir durumda. Kitapta Kafka Tamura ve Bendeniz Nakata farklı hikayelerle ilerleseler de aslında her iki karakterimiz de birbirlerini tamamlar nitelikteler.  Bana göre kitapta farklı hikayelerde de olsa Kafka Tamura bilinci temsil ederken Bendeniz Nakata da bilinçaltını simgelemektedir.

İlk defa okuduğum bir yazar  Haruki Murakami. Önceden tahmin edilemeyen ve merak duygusunu sürekli canlı tutan kurgusuyla beraber olağan ve olağanüstü olayların iç içe geçtiği, hepsinin de olağanmış gibi anlatıldığı anlatım tarzıyla okuması zevkli ve etkileyici bir deneyim oldu.

Son olarak; Bendeniz Nakata’nın kadim dostu kamyon şöförü Hoşino Bey’in Nakata istirahatteyken sinemada izleyip  sıkça sözünü ettiği Fransız yönetmen  François Truffaut un filmleri bende merak uyandırmıştı. François Truffaut un hangi filmini öncelikle izlemem gerektiği hususunda gazeteci, yazar sayın Sevim Gözay hanımefendinin tavsiyesi ile 1959 yapımı Les quatre cents coups namı diğer 400 Darbe ( http://www.imdb.com/title/tt0053198/?ref_=nm_knf_i1 ) filmini izlemeye karar verdim ve bu film de en az kitap kadar etkileyici izlenimler edinmeme sebep oldu. Sahilde Kafka kitabı her alanda okuyucuya doyurucu bilgiler vermesi açısından da okunmayı hak etmekte.

 

 

 

 

 

Nice yeni iyi okumalar.

Adsız

Sineklerin Tanrısı / William Golding

Yaşanılan savaşın yok ediciliğinden kurtarılmaları için savaşın henüz ulaşmadığı bir yere gönderilen bir grup çocuğun bu yolculukları sırasında uçaklarının ıssız bir adaya düşmesiyle birlikte adada yaşlarının gerektirdiği eğlence ve yaşlarının üzerinde olması gereken düşünce yapılarını ortaya çıkararak hayatta kalma mücadelelerinin anlatıldığı bir roman Sineklerin Tanrısı.

Kitap;iki baskın karakter olan Ralph ve Jack arasındaki iktidar çatışmaları sırasında ortaya çıkan  kutuplaşmaların, yaşanılan ortamı huzursuzluk ve korkuyla dolmasına kademe kademe nasıl getirdiğini çocukların sevimliliğiyle hiç de uyuşmayan bir sevimsizlikle okura gayet başarılı bir şekilde aktarabiliyor.  Bu kutuplaşmanın bir tarafındaki Ralph; aklın ve mantığın temsilcisi olarak yanında;olabilecek en ileri düzeyde planlama yeteneğine sahip olmakla birlikte, anın gereksinmelerinin o an bitince kendilerine kalıcı faydalar sağlamayacağının,bunun yerine gerekli olan ileriye dönük gereksinmelerinin bir an evvel hayata geçirilerek kendilerine kalıcı faydalar sağlayacağının bilincinde olan Domuzcuk ile birlikte hareket ederek  adadaki çocukları kurtarmak için onlara yapılması gerekenleri uygulamaları konusunda liderlik etmekte. Kutuplaşmanın diğer tarafındaki Jack ise geleceğe yönelik bir uygulama düşünmeyerek ve anın gereksinimleri ne ise yalnızca onları çözüme kavuşturarak daha güzel bir yaşantıları olabileceği konusunda liderliğini diretmekte. Ralph ve Domuzcuk bir müddet Jack de dahil olmak üzere tüm çocukları olması gerektiği gibi yönlendirebiliyorken iktidar hırsı gözlerini bürümüş olan Jack,çocukların yumuşak karınlarının; sorumluluktan uzak olabilmek ve sadece oyun oynamak olduğunun bilincinde olup, çocukların bu zaaflarını, kendi iktidarını oluşturmak için hiçbir gelecek yapılanması olmadan kullanmaya başlıyor.

Kitap; çocuklar üzerinden toplum psikolojini bizlere, bana göre şu şekilde aktarıyor.

Topluluklarda faklı görüşlerin olması kaçınılmazdır. Fakat görüşlerin genel olarak topluluk tarafından kabul edilebilmesi için farklı görüşlerin eşit arka planlarının olması gerekmektedir. Şöyle ki; görüşlerin faydalı olup olmadıkları tartışılabilir ve sonucu zaman belirleyecektir, ama bir görüşün savunucuları yalnızca düşünsel anlamda hareket ediyorlarsa ve yaşamsal öncelikleri daha ön planda değilse bir müddet sonra yaşamsal öncelikleri daha önemli olan farklı veya karşıt görüşün savunucuları zaman geçtikçe güçlenmeye başlayacaklardır. Haliyle farklı görüşler için kendi içlerinde kusursuz bir dengenin olması gerekliliği yadsınamaz. Dengenin sağlayıcısının ve dengenin devam ettiricisinin insan oluşunda sorgulanması gereken ise  insanoğlunun kendi düşünce yapısını egolarına teslim olmadan ne kadar koruyabileceğiyle alakalı bir durum ve teslim olmak çok kolay gibi gözükmekte.

Kitap okuru sıkabilecek bir anlatım tarzıyla ve anlatılan olayları okura tam geçiremeyen bir tarz ile yazılmış olmasına rağmen insanoğlunun ellerine geçmiş olan yada geçmesi muhtemel olan gücü nasıl kullanabileceğini ve bu gücün insanoğlunu nasıl başkalaştırdığını görmek için bir pencere niteliğinde.

IMDb: Lord of the Flies (23 July 1964 (UK))
Lost on an island, young survivors of a plane crash eventually revert to savagery despite the few rational boys’ attempts to prevent that. http://www.imdb.com/title/tt0057261/?ref_=ext_shr_eml_tt film uyarlamasının kitap ile uyumlu olan ve kitaptan daha iyi bir şekilde canlandırılmış yalnızca bir sahnesi var ki o da sineklerin tanrısının ilk gez göründüğü sahne. Bunun haricinde film, kitabı pek doğru bir şekilde yansıtmış gibi değildi.

Sineklerin Tanrısı

 

Nice yeni iyi okumalar.

NemesisNemesis / Jo Nesbo

Özel hayatındaki sorunlarının başında, alkolikliği gelmesine rağmen tüm sorunlarından kurtulabilmek için yine alkole sığınan cinayet masası dedektifi Harry Hole’ün Norveç’teki bir banka soygununda öldürülen banka çalışanın katilinin bulunması sırasında ve daha sonrasında eski sevgilisinin şüpheli ölümünün aydınlatılmasında yaşadığı olayların anlatıldığı bir roman Nemesis.

Karakterimiz Harry Hole polis teşkilatının en iyi dedektifi olmasına karşın otoriteye ve düzene tamamen karşı oluşuyla iyi bir kamu görevlisi değil imajında. Haliyle sıklıkla kendisine ve özellikle de kuruma karşı tehlikeler oluşturabilmekte,işte bu anlarda amiri Bjane Moller kritik noktalarda devreye girerek Harry’nin bir şekilde kendi içerisinde ve kurum içerisinde dengede kalmasını sağlamakta. Harry cinayetle sonuçlanan banka soygununu araştırırken tüm teşkilattan bağımsız hareket etmek istediğinde amiri onu dengelemek için güzel bayan dedektif Beate Lönn ile birlikte çalışmasına ikna eder. Harry ve Beate uyumlu bir ikili olurlar ve banka soygununu çözümlemek için görünen ve görünmeyen ne varsa her açıdan defalarca irdelemeye başlarlar. Harry Hole banka soygununda ortağıyla çözüm ararken ölen eski sevgilisi için araştırmalarında ortağını tehlikelerden korumak ve ortağının kendisine olan güvenini sarsmamak için bu işten onu haberdar etmez. Harry Hole, davranışlarıyla ve yaşam tarzıyla itici bir karakter olmasına rağmen yazarın anlatım tekniği sayesinde bu iticiliğinin doğası gereği olduğunu kabul edip Harry’e hak verebiliyorsunuz.Harry o kadar baskın bir karakter olarak anlatılmış ki; kendinizi onun yerine koymanıza bile müsade yok gibi durmakta ve siz sadece onun asistanıymışsınız gibi hissediyorsunuz.Yazar Jo Nesbo ‘nun okuduğum ilk kitabı bu kitap olmasına rağmen, anlatım tekniği,karakterlerin yerinde ve kararında oluşlarıyla hatta canlı oluşlarıyla ve olay örgüsüyle okumaktan zevk aldığım bir kitap oldu.

İki farklı cinayet farklı kulvarlarda ilerlerken konular arasında karmaşa yaşanabilmesine rağmen,okurken bu karmaşanın,tüm bildiğinizi zannettiklerinizin aslında yanlış bilindiğinde  sizi daha çok etkilemesi için bir hazırlık olduğunu anlıyorsunuz kitabın sonunda ve kitabın sonunda bile kitap bitmiyor.

Nice yeni iyi okumalar.

 

 

 

Büyülü DağBüyülü Dağ / Thomas Mann

Kuzenini ziyaret için gittiği sanatoryumda kendisinin de rahatsızlığı ortaya çıkan ve bir müddet daha kalması ilk başlarda doktora göre zaruri olan fakat zaman ilerledikçe dünyasını aşağıdakiler ve sanatoryumun düzlükten yukarıda olması sebebiyle yukarıdakiler diye ayırabilecek kadar, kalışı kendinden kaynaklanan genç gemi mühendisi Hans Castorp ‘ un zamansız zamanlarının anlatıldığı bir roman Büyülü Dağ.

Kuzeni Joachim’i ziyaret amacındaki Hans Castorp sanatoryumdaki ilk zamanlarında, kuzenini ve diğer hastaları gözlemlerken, hastalıkların insanlara saygınlık kazandıran bir yönü olduğunu düşünmesi Hans Castrop’un düşünsel anlamdaki ilk çalışmasını oluşturmakta. Bu ilk düşünsel çalışması Hans’ın hastalığının ortaya çıkması ile beraber sanatoryumda tedavi amacıyla kalması gerekliliğinin devamında daha bir çok alanda düşünsel çalışmalara yol açıyor ve Hans kendini içsel bir dönüşüm sürecinde buluyor. İçsel yolculukların anlatıldığı bu gibi romanlar bildungsroman geleneğiyle yazılmış romanlar olmaktaymış.

Kitabın büyük çoğunluğuna hakim olan zaman kavramı, kahramanımız Hans Castorp ve kuzeni Joachim tarafından farklı şekillerde aktarılmaya çalışılmış. Joachim’e göre; günlerimizi yaşamaktan çok geçiştirmeye başlayıp dayanacak gücümüz kalmayınca amaçsızlıkta kaybolmamak için zaman, tüketilebilecek en hızlı bir şekilde tüketilmeli ve zamana karşı zamansız bir yarış içinde olunmalıdır.Hans Castorp ve sanatoryumun diğer misafirleri için zaman zamansızlıkla eşdeğer tutulmakta çünkü hepsi aşağı diye tabir ettikleri ,sanatoryumun dışında yaşayan sıradan insanların yaşamı kovalama gayretlerinin, zamanlarını bitirirken kendilerini de bitirmelerinden uzakta olmak istiyorlar. Hans Castorp ve sanatoryumun diğer misafirlerinde, dünya dertlerinden uzakta kalabilmek ve bu kalışı, zamanın canlarını daha çok acıtmaması için zamanı küçük parçalarına ayırmayarak zamansızlıkta kalabilmek iyileşmekten de öte bir amaç haline gelmiştir. Fakat Hans Castorp’un farklılık arayışları ve bulunduğu ortamla birlikte geçmişten geleceğe ne varsa sorgulama arzusu, geç olsa da kendisini gösteriyor ve iç yolculuğunun geliştiricileri ve tamamlayıcıları olan iki kişi sayesinde hem sanatoryum dışındaki insanlardan hem de sanatoryum içindeki insanlardan düşünsel olarak ayrılmasını sağlıyor. Hans Castorp’un iç yolculuğunun geliştiricilerinden birisi aklın ve mantığın silahtarı İtalyan Settembirini, diğeri de kutsal olanların silahtarı Cizvit Papaz adayı Naptha’dır. Bu iki geliştirici için silahtar nitelemesini rahatlıkla yapabilirim çünkü; Settembirini olsun Naptha olsun her ikisi de düşüncelerine sonuna kadar sahipler ve ne olursa olsun düşüncelerini korumak gayretindeler. Hans Castorp için bu iki geliştiricisinin fikir düelloları, kendisinde yeni filizlenen düşüncelerin sahadaki uygulamalarını öğrenmesine olanak sağlıyor.

Kitap, tamamen düşünsel konuları içermekte ve tüm kavramların kahramanımız Hans Castrop’un düşüncelerindeki zıtlıklarla dolu gelişmelerini anlatmakta. Kahramanımız, iç yolculuğu boyunca birbirinin tersi de olsa birbirinin aynı da olsa kavramların, birbirlerinin her halükarda farklı iki yönünün temsilcileri olduğunu ve tüm bunların kaynağının ve yöneticisinin insan olduğunun sonucuna varıyor.

Kitap içindeki karakterlere göre zamansız bir boyutta devam ederken olaylara ev sahipliği yapan sanatoryumun tüm dünyadan arıtılmış yapısı okuyucuyu da içine alarak okuyucuyu sanatoryumun içine hapsetmekte ve bu duygusal mahpusluk durumu okurun da tıpkı kahramanımız Hans Castorp gibi içsel bir yolculuğa çıkmasına sebep olmakta. Fakat konu ve anlatım itibarı ile okuması sabır ve konsantrasyon gerektiren bir anlatımda olduğu için bu tarz kitaplardan hoşlanan veya değişik bir deneyim yaşamak isteyen okurlara önerilebilir.

Nice yeni iyi okumalar.

 

 

Kendini Arayan Adam

Yayınlandı: 10 Eylül 2015 / kitap, roman
Etiketler:, , ,
sis_ve_geceSis ve Gece / Ahmet Ümit

Uğradığı silahlı saldırının ardından, saldırının faillerinin yasak aşkı Mine’in kayboluşunun da sorumluları olduğu düşüncesindeki istihbarat ajanı Sedat’ın olayları çözüme kavuşturma gayretlerinin anlatıldığı bir roman Sis ve Gece.

Ana karakterimiz Sedat”ın yakın arkadaşı Yıldırım’ın ölümünden sonra, arkadaşına karşı yeterli ilgiyi gösteremeyişinin suçluluğunun, bilinçaltına  yerleşmesi işlenilmeye çalışılmış, fakat kitabın ilerleyen sayfalarında ne bu arkadaşlık ilişkisi ne de görülen rüyalar aydınlatılmaya çalışılan olayla bağlantılandırılamamış. Evliliği devam eden Sedat’ın,yasak aşkı Mine ile olan ilişkisi,Sedat’a kaybettiği duyguları yeniden,her şeyi unuttururcasına yaşatıyor ve Sedat’ın Mine’nin nerede olduğunu araştırması sırasında tüm yaşanılanları ana karakterimizin ağzından okuyoruz.

Mine’nin nerede olabileceğine dair ve neler olmuş olabileceğine dair o kadar çok ihtimal işlenilmişti ki;bu durum okurun dikkatini başka yönlere çekme gayretinin bariz bir şekilde belli olmasına ve kitaptan duyulan heyecanın azalmasına sebebiyet veriyordu. Mine’nin kayboluşunun çözüme kavuşmasıyla; yazar, önemsiz detay olamayacağını ben size söylemiştim dercesine okura ispatlamak çabasındaydı.

Okurken detaylardan ve bu detayların birbirleriyle hatta ana konuyla bağlantılandırılamamış olmasından dolayı yer yer sıkılsam da Ahmet Ümit’in günümüze kadar romanlarında nasıl yol katettiğinin anlaşılması için okunması gerekli bir roman Sis ve Gece.

Sis ve Gece(2007) ( http://www.imdb.com/title/tt0903021/?ref_=fn_al_tt_1 ) film uyarlaması özellikle oyuncu seçimleriyle kitaptaki karakterlerle tam uyum içerisindeydi. Film, romanda çok fazla ve bağlanamamış detay olması sebebiyle kopuk kopuk ve dikkatinizi veremeyeceğiniz bir yapıdaydı. Kitabı okumayan birinin filmden zevk alabilmesi pek mümkün görünmüyor.

Okuduğum Ahmet Ümit kitapları içerisinde beni en çok etkileyeni ve kuşkusuz okumaktan en çok zevk aldığım İstanbul Hatırası kitabı oldu.

 

Sis ve Gece kitabını ( http://musaozsari.com/ ) blogunda yaptığı çekiliş sonucunda okumama vesile olan Musa Özsarı’ya tesekkürlerimi sunarım.

Nice yeni iyi okumalar.