‘roman’ Kategorisi için Arşiv

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

İstanbul Beylikdüzü Belediyesi’nce Türkolog Sayın Ece Ataer yönetiminde düzenlenen Hece Kitap okuma Grubu etkinliğinde okumamı tamamladığım ilk kitap oldu Kürk Mantolu Madonna. Bu eseri bundan yaklaşık yedi sene evvelki okumamın üzerimde bıraktığı etkinin Hece Kitap Okuma Grubu ile yaptığım okumamdan daha az tesir bırakmasının o zamanlardaki duygu yoğunluğum ile ilgisi olduğunu düşünsem de Kürk Mantolu Madonna’nın belirli aralıklarla okunmasının her okuyucuya hiç de birbirinin aynı olmayacak yeni  deneyimler yaşatacağını söyleyebilirim. Edinilecek bu yeni deneyimleri sağlayacak ana unsur Sabahattin Ali’nin muhteşem anlatımıdır ve bu anlatımı layıkıyla özümseyebilmeniz için de bilinçli bir okuma edinmenizin gerekliliği akıldan çıkmamalıdır. İşte bu noktada; sayın Ece Ataer’in ben dahil diğer grup arkadaşlarımı aydınlatması ve bizleri kitabı okumaya hazır hale getirmesiyle kendi adıma bu şahaserden, daha önceki okumamda yaşamadığım bambaşka ve asla unutamayacağım çıkarımlar edinebildim.

Kürk Mantolu Madonna kitabı iki bölümden oluşmakta; birinci bölümde ilk karakterimiz olan ve ileride anlatıcımız diyebileceğimiz Rasim’in hikayesine tanıklık ediyoruz. Rasim; başına gelen olayları olduğu gibi kabullenmekle beraber olayları kendi içinde yalnızca bir an değerledirerek üzerinde teferruatlı olmasada yerinde yorumlayabilecek düşünce yapısında bir karakter olarak karşımıza çıkmakta. Rasim, eski bir arkadaşı olan Hamdi ile görüşmesi sırasında aralarında geçen konuşmaları psikolojik olarak o denli yerinde tanımlayabilmekte ki; neredeyse tüm insanoğlunun yaptığı iyiliklerin kendilerini tatmin için mi yoksa gerçekten amaç gütmeden saf iyilik için mi olduğunu sorgulamamıza olanak sağlamakta. Rasim’in düşünce yapısı bu noktada bana Nietzche yi anımsattı diyebilirim. Rasim’in, ikinci bölümde tüm kitap boyunca hikayesine tanıklık edeceğimiz Raif ile tanışması ve onun hakkındaki düşüncelerinin, ilk kez tanışmalarına karşın ne derece yerinde olduğu da Rasim’in hiç de yabana atılmayacak bir özelliği diyebilirim. Rasim e göre Raif; olabilecekleri düşünerek , komik davranışlarda bulunacaklarından emin olduklarının bu davranışlarını sergilemelerine izin vererek; bilebilmenin gücüyle neredeyse sarsılmaz bir profildedir. Bu haliyle Raif, Rasim’in gözünde anı yaşamaktan ziyade anın ötesinde zamansız yaşamaktadır, Raif için günlerin ve hatta insanların bir önemi kalmamıştır. Rasim’in Raif’i evde ziyaretleri esnasında Raif’in evdeki yaşantısına da tanıklık etme imkanımız oluyor. Benim özellikle dikkatimi çeken konu Raif’in çocuklarıyla olan ilişkişi oldu. Bu ilişki bana göre Rasim’inde tahlil ettiği gibi Raif’in olabilecekleri önceden bilebilmesi ile alakalı bir durum. Şöyle ki; Raif’in evlat sevgisi, varoluşlarını ve varolacaklarını bildiği için mevcuttur. Aslında sevdiği olacağı önceden bilmesidir.

Rasim’in Raifi evinde ziyareti ve ziyaretinin akabinde Raif’in kendisiyle bile paylaşmaktan çekindiği fakat en iyi dostunun da en acımasız düşmanında yalnızca kendisi olduğunu bilincinde olarak içini akıttığı defterini okumaya başladığı bölümle birlikte Kürk Mantolu Madonna’nın ikinci bölümü başlamış oluyor. Bu bölümde Sabahattin Ali öyle etkili bir anlatım tekniği uygulamakta ki; bize, yaşanılanları Rasim anlatıyor gibi değil de bizzat Raif’i canlı olarak izliyor hissine kapılıyorsunuz. Raif kendinden kaçmaktan ziyade kendini bulabilme ümidi ile bir şekilde zaruriyetlerden dolayı avrupaya gidebilmiştir. Burada kendi yalnızlığında daha da kalabalıklaşmak arzusuyla, çocukluğundan beri surları kitaplar olan,bu surların üzerinde kelimelerden ve cümlelerden oluşan muhafızların olduğu kalelerde daha da uzun kalabilmek için avrupa seyahatine sıcak bakmıştır. Zaman geçtikçe günlerini yaşamaktan çok geçiştirmeye başladığının ve bu başlangıcının tarifsiz huzursuzluğunu gizleyecek gücünü bitirdiğini hissetmeye başlamıştır. Fakat içten içe yalnız olmadığını da duyumsamaktadır. Bir arayıştan ziyade bir bekleyiş içerisindedir ve beklediği sevebilmektir fakat sebepsiz sevebilmeyi istemektedir.  Raif, Sevmenin sebinin olamayacağını ve eğer ki sevmek için bir sebep var ise sebepsiz bir şekilde, sevmenin hiç bir şeye dönüşemeden biteceğini bilmektedir. İşte böyle bir ruh halindeyken bir sergide gördüğü resimdeki kadına aşık olur ve bu kadın Maria Puder dir. Maria Puder de Raif gibi bir arayıştadır ve o da tıpkı Raif gibi kendi yalnızlığında kalabalıklaşmıştır. Maria Puder; düşüncelerindeki kişiyi ve değişebilecek düşünceleri ölçüsünde şekil verebileceği bir kişiyi bulabilmek ümidinde olduğu için sevmeyi bencilce yaşamaktadır. Raif, tüm bunları gördüğü, bildiği halde sumayı tercih etmektedir. Susması; sevdiğini kaybetmek korkusundan değil, sevdiğinin o nu kaybedebilecek olmasından korkmasındandır.

Maria Puder, Raif’i laboratuvar deneği gibi denedikçe Raif kendi olmaktan vazgeçti. Raif, sevmenin ya oluru vardır ya olmazını bildiği halde, sevmeyi olura götürmenin de olmaz götürmenin de kendini tüketeceğini de bildiği halde ne için tükeneceğinin doyumsuz huzuru ile  ve de kaybolup gideceğini bilerek kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde tükenmeye korkmamıştır.  Olayların akışı bir noktada Raif’in Maria Puder’den nefret duymasına yol açacak duruma gelse de Raif, sevmenin bilincinde öyle bir aydınlanma yaşamaktadır ki; gücümüzün çoğunlukla ve sıklıkla sevdiklerimize yeter olduğunu görüp kendini, kendinin en acımasız düşmanı haline getirebilmiştir. Tüm bunlar düşünüldüğünde kitabın ve hatta yaşamakta olduğumuz hayatın tek gerçek kahramanı Raif’tir.

Okuduktan sonra bu derece tesirinde kaldığım ve yoğun duygular yaşatabilen ender kitaplardan baş köşede yerini almış bir kitap oldu Kürk Mantolu Madonna. Teşekkürler Raif, Teşekkürler Sabahattin Ali.

Nice yeni iyi okumalar.

 

 

 

Reklamlar
NemesisNemesis / Jo Nesbo

Özel hayatındaki sorunlarının başında, alkolikliği gelmesine rağmen tüm sorunlarından kurtulabilmek için yine alkole sığınan cinayet masası dedektifi Harry Hole’ün Norveç’teki bir banka soygununda öldürülen banka çalışanın katilinin bulunması sırasında ve daha sonrasında eski sevgilisinin şüpheli ölümünün aydınlatılmasında yaşadığı olayların anlatıldığı bir roman Nemesis.

Karakterimiz Harry Hole polis teşkilatının en iyi dedektifi olmasına karşın otoriteye ve düzene tamamen karşı oluşuyla iyi bir kamu görevlisi değil imajında. Haliyle sıklıkla kendisine ve özellikle de kuruma karşı tehlikeler oluşturabilmekte,işte bu anlarda amiri Bjane Moller kritik noktalarda devreye girerek Harry’nin bir şekilde kendi içerisinde ve kurum içerisinde dengede kalmasını sağlamakta. Harry cinayetle sonuçlanan banka soygununu araştırırken tüm teşkilattan bağımsız hareket etmek istediğinde amiri onu dengelemek için güzel bayan dedektif Beate Lönn ile birlikte çalışmasına ikna eder. Harry ve Beate uyumlu bir ikili olurlar ve banka soygununu çözümlemek için görünen ve görünmeyen ne varsa her açıdan defalarca irdelemeye başlarlar. Harry Hole banka soygununda ortağıyla çözüm ararken ölen eski sevgilisi için araştırmalarında ortağını tehlikelerden korumak ve ortağının kendisine olan güvenini sarsmamak için bu işten onu haberdar etmez. Harry Hole, davranışlarıyla ve yaşam tarzıyla itici bir karakter olmasına rağmen yazarın anlatım tekniği sayesinde bu iticiliğinin doğası gereği olduğunu kabul edip Harry’e hak verebiliyorsunuz.Harry o kadar baskın bir karakter olarak anlatılmış ki; kendinizi onun yerine koymanıza bile müsade yok gibi durmakta ve siz sadece onun asistanıymışsınız gibi hissediyorsunuz.Yazar Jo Nesbo ‘nun okuduğum ilk kitabı bu kitap olmasına rağmen, anlatım tekniği,karakterlerin yerinde ve kararında oluşlarıyla hatta canlı oluşlarıyla ve olay örgüsüyle okumaktan zevk aldığım bir kitap oldu.

İki farklı cinayet farklı kulvarlarda ilerlerken konular arasında karmaşa yaşanabilmesine rağmen,okurken bu karmaşanın,tüm bildiğinizi zannettiklerinizin aslında yanlış bilindiğinde  sizi daha çok etkilemesi için bir hazırlık olduğunu anlıyorsunuz kitabın sonunda ve kitabın sonunda bile kitap bitmiyor.

Nice yeni iyi okumalar.

 

 

 

Büyülü DağBüyülü Dağ / Thomas Mann

Kuzenini ziyaret için gittiği sanatoryumda kendisinin de rahatsızlığı ortaya çıkan ve bir müddet daha kalması ilk başlarda doktora göre zaruri olan fakat zaman ilerledikçe dünyasını aşağıdakiler ve sanatoryumun düzlükten yukarıda olması sebebiyle yukarıdakiler diye ayırabilecek kadar, kalışı kendinden kaynaklanan genç gemi mühendisi Hans Castorp ‘ un zamansız zamanlarının anlatıldığı bir roman Büyülü Dağ.

Kuzeni Joachim’i ziyaret amacındaki Hans Castorp sanatoryumdaki ilk zamanlarında, kuzenini ve diğer hastaları gözlemlerken, hastalıkların insanlara saygınlık kazandıran bir yönü olduğunu düşünmesi Hans Castrop’un düşünsel anlamdaki ilk çalışmasını oluşturmakta. Bu ilk düşünsel çalışması Hans’ın hastalığının ortaya çıkması ile beraber sanatoryumda tedavi amacıyla kalması gerekliliğinin devamında daha bir çok alanda düşünsel çalışmalara yol açıyor ve Hans kendini içsel bir dönüşüm sürecinde buluyor. İçsel yolculukların anlatıldığı bu gibi romanlar bildungsroman geleneğiyle yazılmış romanlar olmaktaymış.

Kitabın büyük çoğunluğuna hakim olan zaman kavramı, kahramanımız Hans Castorp ve kuzeni Joachim tarafından farklı şekillerde aktarılmaya çalışılmış. Joachim’e göre; günlerimizi yaşamaktan çok geçiştirmeye başlayıp dayanacak gücümüz kalmayınca amaçsızlıkta kaybolmamak için zaman, tüketilebilecek en hızlı bir şekilde tüketilmeli ve zamana karşı zamansız bir yarış içinde olunmalıdır.Hans Castorp ve sanatoryumun diğer misafirleri için zaman zamansızlıkla eşdeğer tutulmakta çünkü hepsi aşağı diye tabir ettikleri ,sanatoryumun dışında yaşayan sıradan insanların yaşamı kovalama gayretlerinin, zamanlarını bitirirken kendilerini de bitirmelerinden uzakta olmak istiyorlar. Hans Castorp ve sanatoryumun diğer misafirlerinde, dünya dertlerinden uzakta kalabilmek ve bu kalışı, zamanın canlarını daha çok acıtmaması için zamanı küçük parçalarına ayırmayarak zamansızlıkta kalabilmek iyileşmekten de öte bir amaç haline gelmiştir. Fakat Hans Castorp’un farklılık arayışları ve bulunduğu ortamla birlikte geçmişten geleceğe ne varsa sorgulama arzusu, geç olsa da kendisini gösteriyor ve iç yolculuğunun geliştiricileri ve tamamlayıcıları olan iki kişi sayesinde hem sanatoryum dışındaki insanlardan hem de sanatoryum içindeki insanlardan düşünsel olarak ayrılmasını sağlıyor. Hans Castorp’un iç yolculuğunun geliştiricilerinden birisi aklın ve mantığın silahtarı İtalyan Settembirini, diğeri de kutsal olanların silahtarı Cizvit Papaz adayı Naptha’dır. Bu iki geliştirici için silahtar nitelemesini rahatlıkla yapabilirim çünkü; Settembirini olsun Naptha olsun her ikisi de düşüncelerine sonuna kadar sahipler ve ne olursa olsun düşüncelerini korumak gayretindeler. Hans Castorp için bu iki geliştiricisinin fikir düelloları, kendisinde yeni filizlenen düşüncelerin sahadaki uygulamalarını öğrenmesine olanak sağlıyor.

Kitap, tamamen düşünsel konuları içermekte ve tüm kavramların kahramanımız Hans Castrop’un düşüncelerindeki zıtlıklarla dolu gelişmelerini anlatmakta. Kahramanımız, iç yolculuğu boyunca birbirinin tersi de olsa birbirinin aynı da olsa kavramların, birbirlerinin her halükarda farklı iki yönünün temsilcileri olduğunu ve tüm bunların kaynağının ve yöneticisinin insan olduğunun sonucuna varıyor.

Kitap içindeki karakterlere göre zamansız bir boyutta devam ederken olaylara ev sahipliği yapan sanatoryumun tüm dünyadan arıtılmış yapısı okuyucuyu da içine alarak okuyucuyu sanatoryumun içine hapsetmekte ve bu duygusal mahpusluk durumu okurun da tıpkı kahramanımız Hans Castorp gibi içsel bir yolculuğa çıkmasına sebep olmakta. Fakat konu ve anlatım itibarı ile okuması sabır ve konsantrasyon gerektiren bir anlatımda olduğu için bu tarz kitaplardan hoşlanan veya değişik bir deneyim yaşamak isteyen okurlara önerilebilir.

Nice yeni iyi okumalar.

 

 

Kendini Arayan Adam

Yayınlandı: 10 Eylül 2015 / kitap, roman
Etiketler:, , ,
sis_ve_geceSis ve Gece / Ahmet Ümit

Uğradığı silahlı saldırının ardından, saldırının faillerinin yasak aşkı Mine’in kayboluşunun da sorumluları olduğu düşüncesindeki istihbarat ajanı Sedat’ın olayları çözüme kavuşturma gayretlerinin anlatıldığı bir roman Sis ve Gece.

Ana karakterimiz Sedat”ın yakın arkadaşı Yıldırım’ın ölümünden sonra, arkadaşına karşı yeterli ilgiyi gösteremeyişinin suçluluğunun, bilinçaltına  yerleşmesi işlenilmeye çalışılmış, fakat kitabın ilerleyen sayfalarında ne bu arkadaşlık ilişkisi ne de görülen rüyalar aydınlatılmaya çalışılan olayla bağlantılandırılamamış. Evliliği devam eden Sedat’ın,yasak aşkı Mine ile olan ilişkisi,Sedat’a kaybettiği duyguları yeniden,her şeyi unuttururcasına yaşatıyor ve Sedat’ın Mine’nin nerede olduğunu araştırması sırasında tüm yaşanılanları ana karakterimizin ağzından okuyoruz.

Mine’nin nerede olabileceğine dair ve neler olmuş olabileceğine dair o kadar çok ihtimal işlenilmişti ki;bu durum okurun dikkatini başka yönlere çekme gayretinin bariz bir şekilde belli olmasına ve kitaptan duyulan heyecanın azalmasına sebebiyet veriyordu. Mine’nin kayboluşunun çözüme kavuşmasıyla; yazar, önemsiz detay olamayacağını ben size söylemiştim dercesine okura ispatlamak çabasındaydı.

Okurken detaylardan ve bu detayların birbirleriyle hatta ana konuyla bağlantılandırılamamış olmasından dolayı yer yer sıkılsam da Ahmet Ümit’in günümüze kadar romanlarında nasıl yol katettiğinin anlaşılması için okunması gerekli bir roman Sis ve Gece.

Sis ve Gece(2007) ( http://www.imdb.com/title/tt0903021/?ref_=fn_al_tt_1 ) film uyarlaması özellikle oyuncu seçimleriyle kitaptaki karakterlerle tam uyum içerisindeydi. Film, romanda çok fazla ve bağlanamamış detay olması sebebiyle kopuk kopuk ve dikkatinizi veremeyeceğiniz bir yapıdaydı. Kitabı okumayan birinin filmden zevk alabilmesi pek mümkün görünmüyor.

Okuduğum Ahmet Ümit kitapları içerisinde beni en çok etkileyeni ve kuşkusuz okumaktan en çok zevk aldığım İstanbul Hatırası kitabı oldu.

 

Sis ve Gece kitabını ( http://musaozsari.com/ ) blogunda yaptığı çekiliş sonucunda okumama vesile olan Musa Özsarı’ya tesekkürlerimi sunarım.

Nice yeni iyi okumalar.

 

kayıpKayıp Hizmetçi Vakası / Tarquin Hall

Çalışırken de özel hayatında da rahatlığına ve lükse düşkün bir karakteri olan özel dedektif  Vish Puri’nin Hindistan’da işlenen suçlar karşısında, Hindistan yetkililerinin yetersiz kaldığı durumlarda bu suçları çözüme kavuştururken yaşadığı olayların anlatıldığı bir roman Kayıp Hizmetçi Vakası

Kitabı okurken; farklı statülerde, farklı inanışlarda insanların olduğu Hindistan’ın yaşam tarzı ve kültürü hakkında bilgileri, yazarın kolay okunabilen  anlatımı sayesinde sıkılmadan  edinebilmeniz  kitabın güzelliklerinden biriydi. Ana hikaye; zengin bir evdeki hizmetli genç kızın cinayetinin aydınlatılması üzerine kurgulanmış. Suç ağının dallarını dedektifimizden ve dedektifimizin yardımcılarından önce bulabilmeniz sizi epey eğlendirecektir. Suç ağını bulduktan sonra dedektifimiz Vish Puri, sizi değil siz onu yönlendiriyormuşsunuz izlenimine kapılıyorsunuz. Akıcı ve kolay okunabilir yapısı sebebiyle okuması sizi yoran bir kitabın arkasından kendinizi dinlendirmek için okuyabileceğiniz eğlenceli bir roman diyebilirim.

Dedektifimize sıklıkla, evlilik öncesi evlilik adaylarının yaşamlarının araştırılması görevinin verilmesi; bir toplumun sağlıklı ve düzgün bir şekilde yaşayabilmesi için evlilik kurumunun kuruluş aşamasında ne derece dikkatli olunması gerekliliğine işaret ediyor gibiydi. Kitap,  evlilik kurumunun mükemmelliğine fazlaca özen gösterilmesini anlatırken,  toplumun yine de büyüyen bir şekilde bozulmasının önüne geçilemeyişi, kasadaki çürük meyvenin yaptığı gibi o çürük meyvenin  tüm kasayı çürütebilmesinin önüne her zaman geçilemeyişiyle tanımlanabilir.

Özel dedktifimiz Vish Puri ; çocukluğumda izlediğim her bölümde farklı bir cinayetin çözümlendiği   Murder, She Wrote (1984)  (http://www.imdb.com/title/tt0086765/?ref_=nv_sr_1 ) dizisinin karakteri Jessica Fletcher i (http://www.imdb.com/character/ch0025930/?ref_=tt_cl_t1  )  anımsatıyor diyebilirim.

Bu kitabı, daha önce  zevkle  okuduğum Pi’nin Yaşamı / Yann Martel   (http://www.babil.com/urunler/1277578/pinin-yasami-716496 ) kitabını tavsiye eden radyo programcısı sayın Arzu Çağlan tavsiyesiyle yine zevkle okudum. Arzu Çağlan’ın radyo programı Arzu’nun İnleyen Nağmeleri ni  1995 senesinden başlayıp  radyodan ayrılana kadar aralıksız takip etmiş biri olarak genel kültürümün gelişmesinde ve kültürel olaylardan haberdar olmamda sayın Arzu Çağlan’ın da yerinin olması benim için mutluluk vericidir.

Nice yeni iyi okumalar.

10_little_On Küçük Zenci / Agatha Christie

Birbirleriyle ortak noktaları yokmuş gibi görünen on farklı kişinin, tek bir kişi tarafından bilinen ve birbirinden farklı gibi gözükse de aslında aynı ortak noktaları üzerine kurgulanmış bir roman On Küçük Zenci.

Kitabı okurken;farklı statülerdeki on kişinin yalnızca denizden ve uygun ulaşım koşullarında ulaşımın mümkün olduğu bir adada birer birer sistemli bir şekilde ölmesi ve geriye kalanların kendilerince tahlilleriyle katille birlikte ölümleri ortaya çıkarma gayretlerine tanıklık ediyoruz.

Kitabın sayfalarında ilerledikçe Agatha Christie’ nin düşündüren ama yalın olan anlatımı sayesinde, hem dışarıdan onbirinci kişi olarak olaylara tanıklık edebiliyor, katili bulmaya ve olayları çözüme kavuşturmaya çalışıyorsunuz hem de adadaki on kişiden biri olarak ölüm sırası bana ne zaman gelecek diye endişeye kapılıyorsunuz.

Kitap o kadar şaşırtıcı bir anlatıma sahip ki; katili tam buldum dediğiniz anda, katilin cinayeti işleme sebebini düşünürken bulduğunuzu zannettiğniz katilinizin bir anda ölüşüyle kendinizi boşluğa düşmüş gibi hissettmenize  sebep oluyor.

Kitabın isminin On Küçük Zenci olmasının sebebinin; benzerlikler ne kadar büyük olursa aynı benzerliklerde bile benzemeyen, görülemeyen, gizli kalmış olanların o derece büyük olabilirliğiyle bu gizli kalmış oluşların, farklı, yeni ve korkutucu bir benzerlik oluşturmasına işaret ettiğini düşünmekteyim.

And Then There Were None (1945) – imdb.com/title/tt0037515/?ref_=ext_shr_tw_tt film uyarlamasının kitap ile neredeyse hiç örtüşmeyen ve eksik bir yapıda kalışı; kitaba saygısızlık ettiğinizi düşündürerek filmi ilk yarım saatte bırakmanıza sebep olmakta.

Nice yeni iyi okumalar.

 

zeytindağıZeytindağı / Falih Rıfkı Atay

Zamanında  geniş bir coğrafyaya yayılmış fakat şimdiki değerlendirmelerimize göre hatalı tercihlerle giderek küçülen bir coğrafyada eski hayallerini canlandırma gayretindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun, zamanın gerisinde kalmış  ve  sadece yöneticilere özel imtiyazlar gözeten anlayışlarının neticesi olarak; tek düşüncesi vatani vazifesini vatan sevgisiyle yerine getirmek olan nice gencin yitip gitmesinin ne derece gerekli olup olmadığının sorgulanmasını sağlayacak bir kitap  Zeytindağı.

Falih Rıfkı Atay Zeytindağı kitabında, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında Enver Paşa’nın Osmanlıyı yeniden canlandırmak hayallerinin; anadoluyu değil de ortadoğuyu elde tutma gayretlerinin sonucunu göremeyişini ve bu uğurda kendi insanlarımızın yaban çöllerde kaybolup gitmesine sebep oluşunu tarafsız bir şekilde okuyucuya sunuyor. Falih Rıfkı Atay kitabında yazdıklarını öyle etkileyici bir anlatımla okuyucuya sunuyor ki; yazarla birlikte hem olayların içerisindesiniz hem de yine aynı şekilde yazarla birlikte olayları dışardan bir gözlemci olarak izleyip yorumlayabiliyorsunuz.

Kitapta, günümüzle aynı düzlemde cereyan eden olayların beni etkileyen kısımlarını yorumlamaya çalışacağım. Kitapta şark ahlakının anlatıldığı ufak bir olay şöyle yorumlanabilir; içinde bulunulan durumu daha iyiye götürmek ve sorunları çözmek yerine, insanlara anlık vaatlerde bulunularak ve bu vaatlere de  inanmaları sağlanılarak, toplumu bir müddet beklentilerle beklemeye almak o zamanlardaki ahlak anlayışıdır. Bu anlayışın günümüzde de devam ettiğini görebilmek hiç de zor olmasa gerek. Her dönemde olduğu gibi eğitimin öneminin farkında olanların o dönemde de eldeki topraklarda eğitim mücadelesine tanıklık ediyoruz. Fakat dönemin aydınlarından Halide Edip in eğitimin yanı sıra siyasete de müdahil olması, Cemal Paşa’nın da siyasetin yanı sıra eğitime müdahil olması hem eğitime hem de siyasete pek olumlu etkiler yapmamıştır. Falih Rıfkı Atay tüm kitaba hakim olan tarafsız anlatımıyla aydınlar ve siyasetçiler arasındaki çekişmeleri bizlere aktarırken olayları bağımsız bir şekilde yorumlamamıza imkan tanıyor. O dönemde bürokrasinin işleyişiyle daha doğrusu işleri olmaza götürüşü  ilgili bir diğer olay şöyledir; Cemal Paşa, ordu için gerekli bir yolun yapılmasını istemekte fakat karşısına bu yolun yapılabilirliğinin mümkün olmayışını anlatır kağıt yükleri  gelmektedir. Sonrasında Cemal Paşa bir işin ya oluru vardır ya da olmazı, oluru olmaza götürmek de olmazı olura götürmek de bizim elimizdedir  bilinciyle istediği ve gerekli olan yol yapımının çalışmalarına başlatabilmiştir. Falih Rıfkı Atay da bu gözlemiyle bürokrasiyi (günümüzde bile değişmemiş olması üzücü)  “Bürokrasi bilhassa bizde tembelliği, kafasızlığı, kötü niyeti, bilgisizliği meşrulaştırmak demek olmuştur.”  şeklinde ifade etmiştir. Dönemin yöneticilerin makama, rütbeye ve nişana fazla ehemmiyet verişlerinin bir imparatorluğun çöküşünü göremeyecek kadar gözleri kör edişi de kitabı okudukça daha da üzüntü verici oluyor.

Neredeyse bir asır öncesinde cereyan eden siyasi olayların ve gelişmelerin günümüz Türkiye’sinde  devam ediyor oluşuna tanıklık etmemiz; bizlerin bunca süre zarfında anlayış olarak ne derece ilerlediğimize işaret etmekte. Tüm bunlarla beraber, tüm bu gayretlerin; anayurdumuz Anadolu yerine farklı coğrafyalarda başkalarının maşası olarak kendimizi kullandırmak suretiyle gösterilmiş olması da üzüntü verici.

Kitabın dağınık bir anlatıma sahip olması okuma süreci devam ederken  konularla bağlantı kurmayı güçleştirmekte fakat kitabı okumayı bitirdikten sonra var olan yaşam tarzınız ve dünya görüşünüz sayesinde Falih Rıfkı Atay ın tarafsız anlatımıyla tüm anlatılanları kendi çerçevenizden yorumlamanıza olanak sağlayacak bir anlatıma sahip Zeytindağı.  Bu haliyle de belli bir yaşın altındakilere pek bir şey ifade etmeyecek bir kitap ve M.E.B in 100 temel eser içerisinde oluşunu da pek doğru bir seçim olarak görmemekteyim.

Nice yeni iyi okumalar.